Unutmak, insanın en büyük nankörlüğüdür. Bu nankörlükle yaşamayı sürdürmekle yükümlüdür hem de. Yaşamak eylemini daha sancısız kılabilmek için ona verilmiş bir lütuftur belki. Ne garip bir ironi oluşturur, hem nankörlüktür, hem de acısız var olmaya devam etmenin olmazsa olmazı…
Bir masa etrafında paylaştığımız zamanların hatırına yâd ettiğimiz anılarımız da aslında, yarınlara ait kaygılarımız için en güvenli sığınaklarımızdır. Ne garip… Hepimiz bir anlığına da olsa, “şimdi”ki “dün”deyiz… Dün, sahip olduğumuz, hani cebimize elimizi atıp da bulduğumuz tek kuruşluk misali, tek zenginliğimizdir iyi-kötü… Dünya var oldukça, yarınları yaşayanların tanıklık ettikleri sürelerdir geçmişlerimiz, unutmadığımız sürece. Geçmişimiz, hatırladığımız, unutmadıklarımız kadardır hepimizin. Daha fazlasını elde edemeyiz, bizimmiş gibi gösteremeyiz. Tek kanıt, belleklerimize kazınmış anlarımızdır… Dün’lerimize ihtiyacımız vardır, yoksa nasıl konuşuruz yarın’larda? Dünyanın kalplerimize gömdüklerine duyabileceğimiz özlem ya da hayranlık duyguları nasıl oluşur ki “unutmama” olmazsa? Neyi özler, neyi hatırlar insan da hayranlığını anımsar, içi titrer? (Tanıdık bir duygu olmalı, değil mi?)
Unutmamak, “kişisel bir tarih” demektir. Kimseden borç alınmaz, kimseye borcu yoktur. İlk aşk, ilk başarı, ilk gözyaşı, ilk sevinç… Kalbini temize çekmeyi istediğinde insan, o kazınmış anlara döner: Eski değil, eskimeyen bir öyküdür insan… Unutmadığı kadar uzundur, unutmadığı kadar köklenmiş, unutmadığı kadar güçlü…
Öyle bir eylemdir ki unutmamak, A. Muhip Dranas “Olvido” şiirinde “Ey unutuş!” diye seslenir, unutmak istediklerine:
Ey unutuş! Kapat artık pencereni,
Çoktan derinliğine çekmiş deniz beni;
Çıkmaz artık sular altından o dünya.
Bir duman yükselir gibidir kederden
Macerası çoktan bitmiş o şeylerden.
Amansız gecenle yayıl dört yanıma
Ey unutuş! Kurtar bu gamlardan beni…
Anılarla, hatırladıklarıyla yaşamak acıtır kimi zaman insanın içini… Kimi zaman da iç acıtır insan, unutmadıklarıyla… Handan İnci‘nin dediği gibi, “Unutmamak en büyük cezadır…” Hem kendisine, hem de karşısındakine bazen de bu ceza: İntikamı “hatırlatacak” kadar “unutmamak”…
Unutmamak, her şeyi hatırlamak, hatta her şeyi en ince ayrıntısına kadar anımsayabilmek, bir yandan da büyük bir yüktür. Borges’in “Funes ve Sonsuz Bellek” adlı öyküsündeki kahramanı anımsatır bana. Borges, öyküsünde Ireneo Funes‘in her anı en ince ayrıntısına kadar hatırlama yeteneği yüzünden yaşadığı tüm bir günü yeni baştan an be an kurabildiğini hayal eder. Funes’in belleğine giren hiçbir an kaybolamaz, hep oradadır ve hep hatırlanabilir… Bu durum oldukça inanılmaz ve harikulade bir şeymiş gibi görünse de Borges, bu durumun berbat yanını kahramanına söyletir:
“Tek başına benim anılarım, dünya dünya olduğundan beri tüm insanların sahip olabileceklerinden daha çoktur. Benim düşlerim, sizin uyanıklığınız gibidir. Benim belleğim, bayım, bir çöp yığını gibidir…”
Borges, kahramanının her şeyi hatırlama / hiçbir şeyi unutmama yeteneği yüzünden, aslında düşünmeyi unuttuğunu belirtir…
Unutmak da unutmamak da, unutamamak da, belleklerimizin kodlamaları, bizim izin ve çabamızla gerçekleşir… Ne benliklerimize kodladığımız geçmişe karşı katı tutumlarımızla yarın konuşacağımız düne ihanet edelim, ne de dünü didik didik ederek yarınımızda düşünmekten alıkoyalım kendimizi…
Nesli…
